"Herkes bol keseden saygı dağıtıyor şu memlekette" diyor akıl fikir köşesinin yazarı penguen dergisinde. Bunu okuyunca daha dün okuduğum ekşisözlük girdisi geldi aklıma:
Süreki övünürüz, deriz ya saygılıyız biz, küçükleri severiz büyüklerimizi sayarız diye. Yalan, vallahi yalan billahi yalan. Yaşlı bir emeklinin maaşına göz dikecek kadar gözü dönmüş bir insandan nasıl saygı göstermesini bekliyebilirsin ki? İnsanların birbilerine saygısı yok, nasıl büyüklerine saygısı olmasını bekliyebilirsin? İnsanlar istediği şeyleri giyemiyorlar. Lonely Planet denilen dünya çalpında yayın tapan seyahat rehberi firmasının Avrupa kitabında her ülke ve o ülke hakkında ufak tefek bilgiler var. Tabii ki Kuzey Avrupa ülkelerinde, ek notlarda teklike kısmında birşey yok. Türkiyede şuna benzer bir uyarı var: "Müslüman bir ülke olduğu için bayanlar çok açıl seçik giyinmesin." bu yazı benim çok hoşuma gitmedi ama gerçekler acıdır. Mesela Taksim'de giydiğin kıyafetle 10 dakika ötedeki Kasımpaşada, Tarlabaşında 10 dakika giymeye cesaret edemeyiz belki. Kendimizin hoşuna giden gömleği, şortu, pantolonu sırf başkaları yargılar yadırgar diye giyinmekten çekiniyoruz. Başkaları beğenmez diye değil, insanların nasıl tepki vereceğinden çekindiğimiz için. Bunun gibi örnekler yaz bitmez, belediye otobüsünde giderken sana çarpıpra umursamayan, otobüste sıra beklerken ite kaka binen insanlar. Sürekli bi kovalamaca, bi kaos var memlekette sanki insanlar çok mühim birşeyler yapıyormuş gibi.
Bunun kültürle falan alakası yok, sakın yanlış anlaşılmasın, batının daha üstün olduğunu falan savunmuyorum, problemin temelinde, herzamanki gibi eğitim var.
Cem Yılmaz'ın Doritos reklamında dedği gibi: Eğitim şart!
Tuesday, 8 February 2011
Friday, 4 February 2011
Vesaire vesaire...
*Sıkıcı günlerde kendi kendime yapmak istediğim şeyler oluyor, doğal olarak, ama bunları hiçbir zaman yapamıyorum, nedenini bilmiyorum. Gerçi biliyorum, tembellik. İnanılmaz tembellik yapıyorum çoğu zaman. Aslında tembellik değil ama daha çok üşengeçlik diyebilirim. Mesela yapmaktan çok keyif aldığım birkaç birşey vardı, mesela yazın Yeniköy'deki Caffee Nero'da oturup kitap okuyup internette surf yapmak, insanlarla sohbet etmeye bayılıyordum ve ne olursa olsun otobüse atlayıp bunu yapıyodum. Şimdi altımda araba var ama böyle bişey yapmaya nedense üşeniyorum. Çok acayip. Her neyse aklıma abuk subuk şeyler geliyor yapmak istediğim ama aklıma geldikçe yazmıyorum,unutuyorum vesaire. Ondan ötürü bundan sonra bunları zabıt altında tutmak için silinmeyecek, aklımdan çıksa dahi bir şekilde bir gün karşıma çıkıp bana "senin aklındaydık, yaaa" diye unuttuğum bu fikir kıvılcımlarını veya hayatıma dair planlarımı tekrar karşıma çıkaracak şeyi buldum sanırım o da bu blog. Herkese açık biyer olduğu için çekinmiyeceğim sanırım yazarken çünkü 2 tane takipçisi olan bu blogu pek okumaya niyetli insanlar oldugunu sanmıyorum.
Wednesday, 15 September 2010
hakkaten yok istanbul gibisi
artislik taslamak için değil ama, hakikaten çok şehir gördüm. hepsinin ayrı güzelliği var. hepsinde aşık olunacak bir şeyler kesin buluyorsun. insanları, tarihi, doğası, mimarisi, ne biliyim daha bissürü şeyi işte..
ne var ki, gezdiğim onlarca şehirden(evet onlarca) hiçbiri istanbul'un yerini tutma ihtimalini gözden geçirtecek etki bile yaratmadı bende. bunun hayatımın başından beri istanbulda yaşamış ve bu şehirde bayağı bir eğleniyor olmam ile bir alakası olduğunu gerçekten hiç sanmıyorum. çünkü bence insan hayatı, hayatı neşeli geçirmek içindir ve anlık huzur değil, nihai huzur gereklidir bunun için. sokakların boş olduğu bir şehirde araba sürerken kafanı dinlersin ama ille de huzur istiyorsan zaten şehrin sessiz bir yerlerinde daha da ucuz olacak bir ev tutup orda yaşarsın çok zor bir şey değil. buna karşın şöyle bir şey var ki, o şehirlerde maksimum saat 11den sonra ev dışında "kapağı atabilecein" bir yer bulmanın mümkünatı yoktur, ama istanbul'da haftanın her günü gece istediin saatte girecek, eğlenecek, sadece içecek, muhabbet edecek bir yerler bulursun. kişiye göre değil, "insan olmaya" göre hizmet verir yani istanbul. insan olan herhangi bir insan istediği saatte istediği gibi bir yer bulur elbet. bir yer değil aslında, bir yerler.. insanları da gayet misafirperver mi istersin, sıcak kanlı mı istersin, güzel mi istersin, "güzel" mi istersin, her şeklini bulursun; doğruyu doğru yerde aramaktır önemli olan.
buna karşın başka bir şehre gittiğinde, bir çoğunda zaten hayat akşam saat 6dan sonra biter; bilemedin 7, 8 diyelim. o şehri zaten ben ne yapayım? öyle olmayanların da başka bir taraflarında hep bir bokluk vardır. şehir olamamışlardır aslında daha. üstüne ayak basan insanların yarısını dışlar daha en baştan. bundan ne kendisinin ne de ayak basan o insanların haberi vardır oysaki.
yurt dışında istanbulda gitmiş 3-4 insan tanıdım, hepsi de hala aşıktı istanbula; bir nedeni olmalı.. ben de aşığım aslında istanbula. belki istanbula rakip olan bunca şehri görmesem olamayacaktım. çünkü ağzı olan istanbulu kötüleyip duruyor etrafta. ama onların sözde tercih edecekleri o şehirlerden herhangi birine götürsen 3 güne ağlamaya başlar kendisi, haberi yok.. sudan çıkmış balığa dönecektir bir anda.
sadece insanlarının biraz daha "large" düşünmeye ihtiyacı vardır istanbulun. diğer şeyler olmazsa olmaz değildir. yani bana göre enazından diyelim. bir şekilde üstesinden geliniyor. tamam biraz da yoksuluz diyelim ama her şey para olsaydı eğer, o gelir seviyesi çok yüksek olan ülkelerde intihar oranları diğerlerini bilmemkaça katlamazdı diye düşünüyorum. biraz iyimser bakalım istanbula. bu şekilde o da size bakacaktır kesinlikle..
ne var ki, gezdiğim onlarca şehirden(evet onlarca) hiçbiri istanbul'un yerini tutma ihtimalini gözden geçirtecek etki bile yaratmadı bende. bunun hayatımın başından beri istanbulda yaşamış ve bu şehirde bayağı bir eğleniyor olmam ile bir alakası olduğunu gerçekten hiç sanmıyorum. çünkü bence insan hayatı, hayatı neşeli geçirmek içindir ve anlık huzur değil, nihai huzur gereklidir bunun için. sokakların boş olduğu bir şehirde araba sürerken kafanı dinlersin ama ille de huzur istiyorsan zaten şehrin sessiz bir yerlerinde daha da ucuz olacak bir ev tutup orda yaşarsın çok zor bir şey değil. buna karşın şöyle bir şey var ki, o şehirlerde maksimum saat 11den sonra ev dışında "kapağı atabilecein" bir yer bulmanın mümkünatı yoktur, ama istanbul'da haftanın her günü gece istediin saatte girecek, eğlenecek, sadece içecek, muhabbet edecek bir yerler bulursun. kişiye göre değil, "insan olmaya" göre hizmet verir yani istanbul. insan olan herhangi bir insan istediği saatte istediği gibi bir yer bulur elbet. bir yer değil aslında, bir yerler.. insanları da gayet misafirperver mi istersin, sıcak kanlı mı istersin, güzel mi istersin, "güzel" mi istersin, her şeklini bulursun; doğruyu doğru yerde aramaktır önemli olan.
buna karşın başka bir şehre gittiğinde, bir çoğunda zaten hayat akşam saat 6dan sonra biter; bilemedin 7, 8 diyelim. o şehri zaten ben ne yapayım? öyle olmayanların da başka bir taraflarında hep bir bokluk vardır. şehir olamamışlardır aslında daha. üstüne ayak basan insanların yarısını dışlar daha en baştan. bundan ne kendisinin ne de ayak basan o insanların haberi vardır oysaki.
yurt dışında istanbulda gitmiş 3-4 insan tanıdım, hepsi de hala aşıktı istanbula; bir nedeni olmalı.. ben de aşığım aslında istanbula. belki istanbula rakip olan bunca şehri görmesem olamayacaktım. çünkü ağzı olan istanbulu kötüleyip duruyor etrafta. ama onların sözde tercih edecekleri o şehirlerden herhangi birine götürsen 3 güne ağlamaya başlar kendisi, haberi yok.. sudan çıkmış balığa dönecektir bir anda.
sadece insanlarının biraz daha "large" düşünmeye ihtiyacı vardır istanbulun. diğer şeyler olmazsa olmaz değildir. yani bana göre enazından diyelim. bir şekilde üstesinden geliniyor. tamam biraz da yoksuluz diyelim ama her şey para olsaydı eğer, o gelir seviyesi çok yüksek olan ülkelerde intihar oranları diğerlerini bilmemkaça katlamazdı diye düşünüyorum. biraz iyimser bakalım istanbula. bu şekilde o da size bakacaktır kesinlikle..
Friday, 20 August 2010
ışıklar
*acayip şeyler düşünüyorum yakın zamanda. sosyoloji ile ilgili pek bir bilgim olmamasına rağmen karl max'ın alienation'ı hakkında yüzeysel birkaç bilgim var. işçilerin fazla çalışmadan dolayı diğerlerinden yabancılarşmasını, öteki olmasını anlatıyor. işte onun bahsettiği yabancılaşma bence birçok yerde var. hastahanelerde mesela, doktorlar keni arasında yarı tıbbi yarı türkçe acayip bi dil konuşuyorlar, sadece kendilerinin anlayabileceği analiz kağıtlarını anlamak için onlara ihtiyaç duyuyoruz. bazı tetkikleri yapmak için pataloglar immunohistokimya denilen bi sıvı kullanıyo mesela. bizim vücudumuzdan çıkan envayi çeşit datayı, bize ait olan dataları okumak onlara düşüyor, kendi lokalleri var kendi yılanlı yapıştırmaları var onları gören polisler onlara ceza yazmıyor mesela, onlar başkası aslında.
aynı şekilde minbüs şöförleri de saatlerce direksiyon sallamaktan acayip insanlar olmuşlar, bunu ben demiyorum karl max diyor, yabancılaşıyorlar onlar da.
*minibüs demişken bugün minibüse bindim. çok sıcaktı ve sırtımda iki tane çanta olduğu için hareket etmek kolay değildi ama ineceğim yere yaklaşınca "acaba geçermiyiz ineceğim yeri" korkusu yoktu bende, çünkü ineceğim yer sadece "müsait biyer" değildi, özeldi. o ince gerginliği yaşamadım çünkü kendimden çok emindim, çantalar dışında. minibüsün en arkasında oturuyordum. ineceğim yere yaklaşınca kendimden emin bir şekilde orta kapıya yaklaştım(sadece tek kapı olması, onu sadece kapı yapmıyor. ortada ve orası orta kapı) çantalarımı alıp ortaya ilerledim, bir kızın arkasındaydım, yüksek sayılmayacak kadar gür bir sesle "ışıkların orda lütfen" dedim. yaklaşık 3 saniye içinde minibüs durdu ve ben de ışıklarda arka fonda "eye of the tiger" çalarak indim minibüsten. evet ilk kez ışıklarda iniyordum ve bunun haklı gurununu vergi dairesine gidene kadar yaşadım.
aynı şekilde minbüs şöförleri de saatlerce direksiyon sallamaktan acayip insanlar olmuşlar, bunu ben demiyorum karl max diyor, yabancılaşıyorlar onlar da.
*minibüs demişken bugün minibüse bindim. çok sıcaktı ve sırtımda iki tane çanta olduğu için hareket etmek kolay değildi ama ineceğim yere yaklaşınca "acaba geçermiyiz ineceğim yeri" korkusu yoktu bende, çünkü ineceğim yer sadece "müsait biyer" değildi, özeldi. o ince gerginliği yaşamadım çünkü kendimden çok emindim, çantalar dışında. minibüsün en arkasında oturuyordum. ineceğim yere yaklaşınca kendimden emin bir şekilde orta kapıya yaklaştım(sadece tek kapı olması, onu sadece kapı yapmıyor. ortada ve orası orta kapı) çantalarımı alıp ortaya ilerledim, bir kızın arkasındaydım, yüksek sayılmayacak kadar gür bir sesle "ışıkların orda lütfen" dedim. yaklaşık 3 saniye içinde minibüs durdu ve ben de ışıklarda arka fonda "eye of the tiger" çalarak indim minibüsten. evet ilk kez ışıklarda iniyordum ve bunun haklı gurununu vergi dairesine gidene kadar yaşadım.
Wednesday, 28 July 2010
bicon
*Guti geldi Beşiktaşıma, seviniyim mi üzüleyim mi bilemedim. Öncelikle inanlılmaz sevinmeliydim, içgüdüseldi bu: bir Beşiktaş taraftarı olarak Guti kalitesinde bir dünya starını yıllardır destekledigim, birlikte uzulup birlikte agladigim takimda gorecektim. Inanilmaz bir duyguygu, hani derler ya "abi hagiden sonraki en iyi transfer" hakikaten de öyle. belki hagi ile birlikte bu ülkede forma giyen en yetenekli yabancı. (o da neyse artık) üzüleyim mi kısmı da tamamen orantisiz sevinçten yazılmış birşey, ne üzülcem lan, kıskanın işte:)
*son günlerde fark ettim de, 24 saat açık yerleri diğer yerlerden daha çok seviyorum-nedenini bilmeden. mesela bir benzin istasyonu, normal bir süper marketten daha tatlı ve yaşanası gelmiştir bana hep. Market sahibi olmaktansa benzinlikte çalışan kasiyer olmayı tercih ederim. Bana göre insanların gece klüplerini sevmelerinin nedenlerinden biri de bu. İnsanlar, gecenin her saati, kendilerini nasıl olursa olsun kabul edecek bir yerde olmak istiyor. Mesela bir barda saat 4-5 e kadar oturduktan sonra "siktirin gidin artık" ın kibar versiyonu: "kasayi kapattiyoruz" "bar kapaniyor, son siparişleri alabilir miyim" soruları beni hep tedirgin etmiştir.
*az önce farkettim ki ne zaman boşlukta olsam, blog yazasım geliyormuş. burdaki yazdiklarimdaki ruh halim, genellikle tatilde iken yazdigim şeyler. sonraki girdilerimin daha genel ruh halimde yazdıgım seyler olmasini diliyorum.
*son günlerde fark ettim de, 24 saat açık yerleri diğer yerlerden daha çok seviyorum-nedenini bilmeden. mesela bir benzin istasyonu, normal bir süper marketten daha tatlı ve yaşanası gelmiştir bana hep. Market sahibi olmaktansa benzinlikte çalışan kasiyer olmayı tercih ederim. Bana göre insanların gece klüplerini sevmelerinin nedenlerinden biri de bu. İnsanlar, gecenin her saati, kendilerini nasıl olursa olsun kabul edecek bir yerde olmak istiyor. Mesela bir barda saat 4-5 e kadar oturduktan sonra "siktirin gidin artık" ın kibar versiyonu: "kasayi kapattiyoruz" "bar kapaniyor, son siparişleri alabilir miyim" soruları beni hep tedirgin etmiştir.
*az önce farkettim ki ne zaman boşlukta olsam, blog yazasım geliyormuş. burdaki yazdiklarimdaki ruh halim, genellikle tatilde iken yazdigim şeyler. sonraki girdilerimin daha genel ruh halimde yazdıgım seyler olmasini diliyorum.
Saturday, 6 February 2010
Kalorifer nasıl yakılır?
Kalorifer nasıl yakılır bilmiyorum diye üzülmeyin! Birazdan sizlerle paylaşacağım şekilde artık siz de kömürlü kazan yakabilirsiniz!
Malzemeler
1 adet kazan
1 torba ticari kömür
maske
eldiven
çakmak veya kibrit(tercihen kibrit)
giyilecek eski giysiler
eski gazeteler
tutuşturmak için çıra ve/veya kozalak
Yapılışı
Pompa denilen düğme "açık" duruma getirilmelidir. (bu tuş sıcak suyun boru hattında devr-i daimini gerçekleştirir.)
Maske ve eldiven güzelce giyilmelidir. Kazan ilk başta boşaltılmalıdır ki en önemli kısım burasıdır. Arta kalan küller en pis kısmı oluşturmaktadır kalorifer yakmanın. Küller güzelce temizlendikten sonra kazan öncelikle kömürlerle doldurulur. Onu takiben çıra (veya tutuşturmak için gereken her hangi bir yanıcı cisim) onun arkasından çıranın üzerine gazete ve bilimum tutuşacak şeyler konulur. işin en zevkli kısmı bunların alev almasını sağlamak. Gerçekten son derece eğlenceli yakma işlemi gerçekleştirildikten sonra alev kömürlere sıçrayana kadar fan çalıştırılmamalıdır. kömürler alev almaya başadıktan sonra fan açık konumuna getirilerek tutuşum işlemi tamamlanır. Kalorifer yakmak bir sanattır.
İyi ısınmalar.
Malzemeler
1 adet kazan
1 torba ticari kömür
maske
eldiven
çakmak veya kibrit(tercihen kibrit)
giyilecek eski giysiler
eski gazeteler
tutuşturmak için çıra ve/veya kozalak
Yapılışı
Pompa denilen düğme "açık" duruma getirilmelidir. (bu tuş sıcak suyun boru hattında devr-i daimini gerçekleştirir.)
Maske ve eldiven güzelce giyilmelidir. Kazan ilk başta boşaltılmalıdır ki en önemli kısım burasıdır. Arta kalan küller en pis kısmı oluşturmaktadır kalorifer yakmanın. Küller güzelce temizlendikten sonra kazan öncelikle kömürlerle doldurulur. Onu takiben çıra (veya tutuşturmak için gereken her hangi bir yanıcı cisim) onun arkasından çıranın üzerine gazete ve bilimum tutuşacak şeyler konulur. işin en zevkli kısmı bunların alev almasını sağlamak. Gerçekten son derece eğlenceli yakma işlemi gerçekleştirildikten sonra alev kömürlere sıçrayana kadar fan çalıştırılmamalıdır. kömürler alev almaya başadıktan sonra fan açık konumuna getirilerek tutuşum işlemi tamamlanır. Kalorifer yakmak bir sanattır.
İyi ısınmalar.
Thursday, 14 January 2010
kola turka
Her insanın özlediği birçok şey vardır. Uzun süre bira içmezsin, içtiğin bira sana dünyanın en lezzetli birası gibi gelir ama aynı akşam içtiğin diğer biralar onun kadar lezzetli olmaz. Hatta ilk yudumla sonradan aldığın yudumlar arasında da farklar vardır. İlk bira herzaman güzeldir ama ilk yudumun yeri apayrıdır. Ama birayı sevmeye devam edersin.
2009 yazında eksinden yakın arkadaşım olan Umut'la birlikte Avrupa Seyahatine çıkmıştık. O zamanlardan hatırladığım özlem Coca-Cola idi. Amsterdam, Paris gerçekten pahalı şehirler, özellikle bir Türk vatandaşı için son derece pahalı. 1 litre suya 2€ veya 500ml kolaya 5€ vermek geçrekten koyuyo insana. Ordan başladıktan sonra hiç kola içmedim. Zürihe gelene kadar. Fastfood dükkanlarında da içmedim kola çünkü Avrupa'da sık sık karşıma çıkan lezzetten yoksun garip meyveli içecekleri tercih ettim. Türkiye'de bir hamburgerciye gittiğim zaman favorim koladır. O kola o kadar bayağı ve normal bir içecektir ki o hamburger yanında, zevkine varamazsın. Zürih'te içtiğim kolayı sizlere anlatamam. 3küsür İsviçre Frangı karşılıgında aldığım o kola sanırım tattığım en lezzetli kola idi.
Arkadaşlar önemlidir, kola gibidir. Uzun süre tadlarına bakmayınca onları gerçekten çok özlediğinizi farkediyosunuz. Eminim herkes yaşamıştır. Ama araya mesafe girdikten sonra muhabbetin ilk 10 dakkasından sonrası, o ilk 10 dakkayı gerçekten aratıyor.
Gazı kaçmış Cola-Turka'yı da hiç mi hiç özlemem, o ayrı.
2009 yazında eksinden yakın arkadaşım olan Umut'la birlikte Avrupa Seyahatine çıkmıştık. O zamanlardan hatırladığım özlem Coca-Cola idi. Amsterdam, Paris gerçekten pahalı şehirler, özellikle bir Türk vatandaşı için son derece pahalı. 1 litre suya 2€ veya 500ml kolaya 5€ vermek geçrekten koyuyo insana. Ordan başladıktan sonra hiç kola içmedim. Zürihe gelene kadar. Fastfood dükkanlarında da içmedim kola çünkü Avrupa'da sık sık karşıma çıkan lezzetten yoksun garip meyveli içecekleri tercih ettim. Türkiye'de bir hamburgerciye gittiğim zaman favorim koladır. O kola o kadar bayağı ve normal bir içecektir ki o hamburger yanında, zevkine varamazsın. Zürih'te içtiğim kolayı sizlere anlatamam. 3küsür İsviçre Frangı karşılıgında aldığım o kola sanırım tattığım en lezzetli kola idi.
Arkadaşlar önemlidir, kola gibidir. Uzun süre tadlarına bakmayınca onları gerçekten çok özlediğinizi farkediyosunuz. Eminim herkes yaşamıştır. Ama araya mesafe girdikten sonra muhabbetin ilk 10 dakkasından sonrası, o ilk 10 dakkayı gerçekten aratıyor.
Gazı kaçmış Cola-Turka'yı da hiç mi hiç özlemem, o ayrı.
Subscribe to:
Posts (Atom)